15 Ekim 2006 Pazar

RAMAZAN AYINA DAİR

Ramazan girdiğinden beri nedendir bilmem, üzerimde bir uyku hali oluştu. O nedenle uzun sayılabilecek bir zaman diliminde bloga da yazamadım. Bu dönemde Ramazan ayının yaşanışını inceleme fırsatı bulduğumu söyleyebilirim. Bana mı böyle geliyor yoksa genel anlamda herkes mi böyle hisseder bilemiyorum ancak her geçen yılla birlikte Eski Ramazanlara olan özlemim bir nebze daha artıyor. İnsanlar günden güne daha bir bencil hale geliyorlar sanırım. Birşeyler artık dinin gereği olduğu için değilde adet haline getirilmeye çalışıldığı için yaşanıyor sanki. Zoraki yaşanan duygular gibi algılıyorum oysaki. Eski Ramazanlar diyerek söze başlayan ihtiyarlardan sanabilirsiniz beni. Henüz yaş olarak 29larda gezinmeme rağmen ; bu konuda duyduğum hasret belkide 40lı yaşları çoktan atlattığımı gösteriyor. Eskilerde herşey daha bir güzel yaşanıyormuş gibi bir duyguya kapılıyorum ister istemez. Günümüzdeki sıradan , bayağı gelen yaşantıları görünce.Neler oluyor bize ey insanoğlu? Bizki eskiden böyle değildik. Çok geriye gitmeye gerek yok. Kendi çocukluğumda yaşanan Ramazan aylarından örnekler verebilirim size pekala. Coşkuyla yaşanan zamanlardı onlar. Yanlış anlamayın bana öyle geldiği için değil. İnsanlar gerçekten o zamanlar daha bir coşkuyla yaşıyorlardı. Ramazan yada bir başka neden olmaksızın. Oysaki şimdi birşeyleri fena halde hızlı bir şekilde yitiriyoruz ama bunun farkına bile varmıyoruz bir çoğumuz. Yitirdiğimiz şeyler nelermi? Dostluklar , arkadaşlıklar, komşuluklar, haklar, hukuklar, anlayış, kültür , yaşayış vs gibi daha neler neler... Belki yitirdiğimizi farkediyoruz ama nasılsa çok da önemli değil diyerek kendimizi avutuyoruz kimbilir. "Gemisini kurtaran kaptan" mantığı ile hareket etmiyormuyuz çoğu zaman? Komşusu açken tok yatan bizden değildir diyor Peygamberimiz Hadisi şerifinde. Peki biz hangi komşumuzun hatrını sormak için özellikle bir gün evine gidipte kapısını çalıyoruz? Yada hangi komşumuz kapımızı çalıp halimizi hatrımızı sorguluyor? Yada bir komşumuz bu halde kapımıza geldiğinde bu durumu oldukça anormal karşılamıyormuyuz? Sonrasında dönüp kendimize bir baktığımızda bu durumun gayet normal olduğunu kendi kendimize telkin ederek ; yine kendimizi kandırmıyormuyuz? Biz böyle bir insanlar grubu değildik uzun zaman önce. Bizki Osmanlının torunları olarak dört kıtaya nam saldık. Dört kıtada ,uzak diyarlarda Osmanlıdan bahsedilirken yaşayışı, adaleti , kültürü vb konularla Osmanlı her zaman aranan , özenilen bir toplum değilmiydi? O Kanun-i Sultan Süleyman zamanı değilmiydi İstanbul sınırları içerisinde zekat verilecek adam aranıpta bulunamadığı yıllar? Ya o Osmanlının her noktada, toplumun her dalında göze çarpan inceliği , zarif İslam anlayışı ve yaşayışı? Biz ne zaman bu hale geldik Osmanlının torunları? Biz böyle değildik? Biz kot pantolon ile Colaya yenik düşmemeliydik öyle değilmi? Onlardan kot pantolonla Colayı alırken hiç farketmeden Dejenere olmuş kültürlerini de almışız ama hiç farkında değiliz. Örnek mi verelim? En basitinden yola çıkalım. Aile kültüründen örnek verelim Osmanlıdan ve Avrupadan ve sonrada bizden. Osmanlı' da çekirdek aile gibi bir kavram asla varolmadı. Osmanlıda aile kavramı anne, baba , çocuklar, büyükanne , büyükbaba ve kimi zamanda amcalar yada diğer birinci derece akrabalarla yaşanan bir olguydu. Çocuk ; dedesine yada ninesine günümüzdeki kadar yabancı değildi. Yada dede- nine kavramları sadece belirli günlerde görülen, ziyaretine gidilen yaşlı insanlar olarak tanımlanmıyordu o zamanlar. Avrupada ise aile kavramı Anne, baba ve çocuktan oluşan çekirdek aile olarak göze çarpar her zaman. Dede yada nine gibi kavramlar oldukça uzak kavramlardır onlara göre. Çocuk 18 yaşına gelince bağımsızlığını ilan eder, kendi hayatına yön verir. Özet olarak bu şekildedir değilmi Avrupai yaşam? Oysaki bizler bilirizki bir ailede çocuğun gelişiminde anne baba kadar değerli ve önemli olan bir diğer kavram dede yada nine sevgisi ve terbiyesidir. Bizler bu terbiyeyi alan belki son nesiliz. Nedenmi? Çünkü Taa Cumhuriyetin kuruluşundan beridir Osmanlının torunları olan bizlere verilen şey çekirdek aile kavramından başka birşey değil. Bununla büyüdük, bunu uyguluyoruz kendi çocuklarımıza. Kreşte büyüyen züppe bir nesil kalıyor sonuç olarak elimizde. Milli yada manevi değerleri oluşmamış, daha doğrusu ne olduğunu yada nereye gideceğini bilmeyen (affedersiniz) piç bir nesil büyütüyoruz hep birlikte. Kızmayın bana . Bu neslin evlatları hepimizin evinde birer tane mevcut olarak bulunuyor.Kimse sütten çıkma ak kaşık değil. Ancak garip olan kısım ise herkes halinden son derece memnun. Cidden garip bir kısım. Sİlkinip düzelmek vaktidir esasen şu an içinde bulunduğumuz vakit. Diyeceksiniz ki senin yaptığında laf olsun torba dolsun babında yazılar yazmak. Öyle görünsede dışardan bu yazının özeti, yürekten geçen daha farklıdır. Bu yazıyı belki bir kişi bile okusa ve olurya hayatında olumlu yönde bir takım değişimlere neden olsa bile bu durum benim için tarifsiz bir sevincin kaynağı olmaya yetecektir. Olayı özetlemek gerekirse bir hikaye ile ancak şu şekilde olurdu:

Hz. İbrahim Aleyhisselamı yakmak için ateş yakıldığında; birkaç canlı haricinde bütün canlılar seferber olurlar ateşi söndürmek için. Minik bir karınca da dere kenarına gider ve sırtına taşıyabileceği kadar bi su damlası alarak ateşin yakıldığı yöne doğru hızlıca koşmaya başlar. bu esnada ateşe doğru uçarak kuru bir dal parçası taşıyan bir karga bu karıncayı görür ve izlemeye başlar.Karıncaya doğru seslenir:
-Hey karınca. sırtındaki o minicik su damlası ile mi koskoca ateşi söndüreceksin? Hadi diyelimki o su damlası ateşi söndürmeye kafi gelecek ;ama sen o ateşe minicik bacaklarının koşması ile hiç ulaşamazsınki. diye söyler
-Ya karga. Belki minik bacaklarımın koşturmacası o ateşe yetişemeyecek. Belki sırtımdaki bu minik su damlası da o ateşi söndürmeye yetmeyecek. Ama ben koşuyorumki ateşe doğru sırtımdaki su damlası ile; Allah yüreğimi biliyor. MAKSAT SAFIMIZ BELLİ OLSUN...



İşte o minik karınca kargaya bu muhteşem cevabı verir. Kendimi o karınca gibi görebilirsem en azından onun gibi olabiliyorsam ne mutlu bana. İşte benimkisi de o karıncanın misali elimden geldiğince çaba göstermek. Belki Elimden hiçbirşey gelmeyecek, belki hiçbirşeye gücümde yetmeyecek ama karıncanın da dediği gibi "MAKSAT SAFIMIZ BELLİ OLSUN!"